Kafkasya daki Son Gelişmeler ve Türkiye

>> Kafkasya daki Son Gelişmeler ve Türkiye

Çalışmalarımızı, bu gün Rusya Federasyonu’na bağlı federe cumhuriyetlerin yer aldığı Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan gibi bağımsız cumhuriyetlerin yer aldığı Güney Kafkasya ekseninde yürütmekteyiz. Kuzey Kafkasya federe cumhuriyetlerinin Rusya Federasyonuna bağlı olmasının doğal sonucu olarak Kuzey ve Güney Kafkasya’daki gelişmeler bir birinden farklı dinamikler tarafından belirlenmektedir.
Ayrıca, son dönemlerde yaşanan, Gürcistan’da iktidar değişikliği ve ardından Acaristan Özerk Cumhuriyeti ile gerginlik gibi, gelişmelerin kamuoyunda yarattığı merakı da göz önünde bulundurarak, bu kısa incelememizde Güney Kafkasya’daki gelişmeleri merkeze aldık. Kuşkusuz ki, gelişmelere değişik perspektiflerden yaklaşılabilir. Fakat, belli bir bütünlük içerisinde sunabilme kaygısıyla ve gelişmeleri özetleyecek ana eğilimin Kafkasya’nın giderek daha fazla Amerikan nüfuz alanı haline gelmesi olduğunu göz önünde tutarak ABD’yle ilişkileri çalışmanın ana çizgisine oturttuk. İncelemenin sonunda bölgedeki gelişmelerin Türkiye üzerine olası yansımaları irdelenecektir. 
Güney Kafkasya Cumhuriyetlerinin Batı ve Rusya Karşısındaki Tutumları
Sovyetler Birliğinde Gorbaçov’un başlatmış olduğu Perestroyka ve Glastnost politikalarıyla Güney Kafkasya cumhuriyetlerinde başlayan toplumsal hareketler, Azerbaycan ve Gürcistan’da, Ermenistan’dan farklı bir nitelik arz etmiştir. Azerbaycan ve Gürcistan’da ortaya çıkan yeni siyasal hareketler Sovyetler Birliğinden ayrılarak bağımsız, demokratik değerlere bağlı, çağdaş bir devlet kurma hedefine yönelirken, Ermenistan’da irredentist politikalar öne çıkmış, genişleme arzusu öncelikli hedef haline gelmiştir. Ermenistan’ın bu arzusu RF’nin emperyalist tutumlarıyla örtüşmüş ve RF-Ermenistan ittifakına yol açmıştır. Gürcistan ve Azerbaycan ise Rus destekli etnik çatışmalar yaşamış ve bunun sonucunda topraklarının önemli bir bölümünde kontrolü fiilen kaybetmişlerdir. Böylece Azerbaycan ve Gürcistan’da yeni siyasal hareketler için, merkezinde ABD’nin bulunduğu Batı hem gerçekleştirmeyi düşündükleri siyasal proje için öykünme nesnesi hem de Rus baskılarına karşı denge unsuru haline gelmiştir. Sonuçta Güney Kafkasya cumhuriyetleri stratejik eğilimleri itibariyle Batı yanlısı (Azerbaycan ve Gürcistan) ve Rus yanlısı (Ermenistan) olarak ikiye ayrılmışlardır. 
Güney Kafkasya cumhuriyetlerinin değerler sistemindeki bu ayrılma tüm dış ilişkilerine yansımıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesine rağmen, onun Batı ve Rusya şeklindeki iki kutupluluğu, Azerbaycan ve Gürcistan siyasî düşüncesinde canlılığını korumakta; bir tarafta emperyalist Rusya, diğer tarafta ise uygarlığı temsil eden Batı’nın yer aldığı varsayılmaktadır. Dünyanın bu şekilde algılanmasının sonucu olarak Azerbaycan ve Gürcistan’ın dış politikası, olabildiğince Rusya’dan uzaklaşıp Batı’ya yakınlaşma şeklinde kendisini göstermektedir. Ermenistan açısından ise bunun tersi geçerlidir. Ermenistan’ın dış ilişkilerinin ağırlık merkezini RF ile ilişkiler oluşturmakta, bunu bozmayacak, aşındırmayacak ölçülerde diğer ülke ve kuruluşlarla ilişkiler geliştirmektedir. 
Değerler sisteminin Rusya ve Batı şeklindeki ikili ayrımında Türkiye’nin yeri üzerinde durulması da gerekmektedir. Türkiye, Azerbaycan siyasi düşüncesinde Batı algılması ile tamamen özdeştir ve Batı algılamasının ana sütünüdür. Bu da Azerbaycan’daki milliyetçilik ve Batıcılık arasındaki olası bir tezadı önlemiştir. Gürcistan’daki Batı algılamasında, Türkiye merkezi konumda olmamakla birlikte, Batı uygarlığının sınırlarına kadar ulaşan parçası olarak  kabul edilmiş ve Tiflis’in bölgede güvenebileceği tek ülke haline gelmiştir. Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze’nin 5 Ekim 2001 tarihinde ABD ziyareti sırasında Johns Hopkins Üniversitesi’de yapmış olduğu konuşmada "Gürcistan, Rusya'nın stratejik bölgesinin güney kanadı değil, Türkiye ve NATO'nun stratejik çıkarlarının, Türkiye ve İsrail'den Orta Asya'ya uzanacak şekilde kuzey kanadıdır" diyerek bu durumu ifade etmiştir.
Ama ne var ki, Gürcistan ve Azerbaycan küçük devletlerdir. Bu sebeple de Batı’ya yakınlaşmak istekleri yalnız Batı’nın Kafkasya’ya yönelik politikaları ile örtüşmesi halinde somut sonuçlar doğurmuştur.
ABD’nin Kafkasya Politikası
Sovyetlerin dağılmasını takip eden ilk yıllarda bu coğrafya ABD’nin dış politika öncelikleri arasında değildi. ABD, bölgeye yönelik çıkarlarını bölgedeki enerji kaynakları merkezli tanımlamaktaydı. 1990’ların ikinci yarısından itibaren bu durum değişmeye ve ABD’nin bölgeye yönelik çıkarlarının tanımlanmasında jeopolitik unsurlar öne çıkmaya başlamıştır. ABD’nin politikasındaki değişikliğin, Azerbaycan ve Gürcistan’ın Rus nüfuz alanından uzaklaşıp ve Batı yönlü politikalar izleme istekleri ile örtüşmesi sonucu, ilişkilerin yoğunluğunda ve yakınlığında 1990’ların ikinci yarısında bir artış yaşanmıştır.
Bu süreçte birkaç dönüm noktasına tanık olunmaktadır. 11 Eylül ve devamında yürütülen Afganistan operasyonu bunlardan birisidir. Bu dönemde sınırlı sayıda da olsa Amerikan askeri Gürcistan’a gönderilmiştir.  Ardından da hem Gürcistan’la hem de Azerbaycan’la askeri ilişkiler belirgin bir şekilde öne çıkmaya başlamıştır. Bu konudaki tartışmalar ABD’nin Kafkasya’da askeri üs edinmeye çalıştığı konusunda yoğunlaşmaktadır. 
Gürcistan’da Örtülü Devrim
Kasım 2003’de Gürcistan’da gerçekleşen devrim ABD’nin bölge ile ilişkileri açısından bir başka dönüm noktasıdır. Washington’un açık desteği ile yapılan devrim, ABD’nin bugüne kadar bölge ülkeleri ile geliştirmiş olduğu askeri, siyasi ve ekonomik ilişkilerden daha farklı bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Devrimin ardından yapılan 4 Ocak 2004 olağanüstü devlet başkanlığı seçimlerini kazanan Saakaşvili’nin oluşturmuş olduğu hükümet, ABD’nin etkisini göstermek açısından ilginçtir. 20 kişiden oluşan kabinenin 14 üyesi yurtdışında (özellikle ABD’de) yüksek lisans, doktora yapmış ve ABD’nin sağladığı burslarla çeşitli değişim programlarına katılmıştır. Bu durum ABD’nin yeni iktidarla daha kolay anlaşmasını sağlamaktadır. 
Yeni yönetimle Şevardnadze yönetimi arasında ideolojik duruş açısından pek bir farklılık bulunmamaktadır. Yaşanan mücadele, uygulamaya ilişkin farklılıklar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu da öncelikle kendisini iç politikada demokratikleşme, liberalleşme, yolsuzluklarla mücadele gibi konularda göstermektedir. Gürcistan’daki yeni gelişmeler ülkenin dış politikadaki duruşunu değiştireceği türden unsurlar içermemektedir. Bununla birlikte, Gürcistan’ın dış politikasındaki ABD çizgisinin daha da belirginleşeceği öngörülmektedir. Aynı zamanda ABD’nin, örtülü devrimle iktidara gelen yeni ekibin başarılı olması ve diğer cumhuriyetler açısından öykünmelere yol açabilmesi için Gürcistan’a vereceği desteğin de artacağı düşünülebilir. Bu çıkarım, ABD’nin devrimdeki rolünün mantıksal sonucudur. 
Bu noktada özellikle son günlerde gündemde olan Acaristan konusuna değinmekte fayda telakki etmekteyim. Acaristan Misaki-Milli sınırları içinde yer almış ve Kars Antlaşması ile Gürcistan’a verilmiş bir bölgedir. Kars Antlaşması’nın 6. Md’e göre Türkiye, bölgedeki Müslümanların kültürel varlığını koruması için bölgeye özerklik verilmesi şartıyla bölge üzerindeki egemenlik haklarını Gürcistan Cumhuriyeti’ne devreder. Bu hükmün doğal sonucu olarak Türkiye’ye Acaristan’ın özerkliğinin ve sınırlarının değiştirilmezliğinin  garantörlüğü hakkı doğmaktadır. 
Son dönemlerde Tiflis’le Batum arasında yaşanan gerginlik, Acaristan’ın özerkliğine ve sınırlarının değiştirilmesine yönelik olmadığından, Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanmasını gerektirecek gelişme değildir. Bu tamamen merkezi yönetimin fiilen bağımsız bölge üzerinde yeniden kontrolü sağlama girişimidir. Tiflis’le Batum arasındaki gerginlik dini, ırki veya ideolojik problemlerden çok iktidar paylaşımından ileri gelmektedir. 1990’lar boyunca devam eden kaos ortamında Acarıstan Özerk Cumhuriyeti merkezi hükümetin yetki alanına giren konularda bağımsızca kararlar alabilmiş ve uygulamıştır. Mihail Saakaşvili yönetimi sorunu çözmek istemektedir. Bunda kuşkusuz ki, Abaşidze’nin devrim sonrası takındığı tavır da etkili olmuştur. 18 Mart 2004 tarihinde Abaşidze ile Saakaşvili’nin görüşmesi sonucu şimdilik gerginlik giderilmiştir. Fakat, sorun tam olarak çözülmemiştir. 
Acaristan’da Abaşidze’niin despotik yönetimi, bölgenin özerkliğinin kendi var olma sebebiyle de çelişir hale gelmesine yol açmıştır. Kendisi de sonradan Hıristiyan dinini seçen Abaşidze, bölgedeki yoğun misyonerlik faaliyetlerini himaye etmekte, Batum’daki caminin minaresinden ezan okunmasını yasaklamakta, Müslümanların İslam dünyasındaki yaygın isimleri almalarına imkan tanımamaktadır.   
Acaristan’ın merkezi yönetimden bağımsız davranması Türkiye açısından, Kafkasya’ya  yönelik  politikalarını olumsuz etkileme riskinin yanısıra aynı zamanda güvenlik sorunu da doğurmaktadır. Buna bağlı olarak da Türkiye’nin sorunun Gürcistan’ın toprak bütünlüğü çerçevesinde çözülmesini istemesi yerinde bir yaklaşımdır. 
Rusya’nın Tutumu
Bütün bu gelişmeler karşısında aslında üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biri de, bölgenin eski hakimi Rusya’nın tutumudur. Rusya Federasyonu, Kafkasya’daki süreçler açısından her zaman göz önünde bulundurulması gereken güçtür. Fakat, bununla birlikte, SSCB’nin çöküşü sonrası Rusya Federasyonu’nun nereye verileceği henüz kestirilemeyen bir dönüşüm geçirdiği unutulmamalıdır. Henüz tamamlanamayan bu dönüşüm sebebiyle, Rusya Federasyonu Kafkasya’da yaşananlardan pek memnun gözükmemekle birlikte, ABD’nin BDT coğrafyasındaki varlığını ve etkinliğini önlemekte zorlanmaktadır. Bölgeyi kontrol altında tutacak güçten ve araçtan da yoksun olduğundan gelişmeler karşısında etkin olamamaktadır. 
ABD’nin Kafkasya’da nüfuzunu arttırmasının, Rusya Federasyonunda tedirginliğe yol açmasının bir diğer sebebi de sürecin Kuzey Kafkasya federe cumhuriyetleri üzerindeki olası etkisidir. Güney Kafkasya’da mevzilenen ABD’nin söz konusu federe cumhuriyetleri RF’ye karşı etkileyebileceğinden endişe edilmektedir. Bu bağlamda, Rusya Federasyonu’nun Kafkasya’daki çıkmazı haline gelen Çeçenistan sorunun henüz çözülememiş olması, bu endişelerini arttırmaktadır. 
Türkiye ile ilişkiler
Soğuk Savaşın sona ermesiyle Kafkasya, özel olarak Azerbaycan ve Orta Asya Türkiye’nin dış politikasının ana meselelerinden biri haline gelmiştir. Bu yeni açılım Türkiye açısından bir takım fırsatlar sunmakla birlikte aynı zamanda kendi beraberinde bazı tehditleri de gündeme getirmiştir. Sonuçta Kafkasya’ya yönelik Türk dış politikası aşağıdaki öncelikler şeklinde temellenmiştir. 
1. RF’nin Güney Kafkasya’ya dönüşünü önlemek veya sınırlamak;
2. bunun doğal sonucu olarak bölge ülkelerinin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü desteklemek;
3. Hazar havzası enerji kaynaklarının üretim ve taşınmasında rol almak.
90’lı yıllar boyunca Türkiye, bu bölgeye yönelik bağımsız stratejiler geliştirmemiş, daha çok ABD’nin geliştirmiş olduğu stratejiler çerçevesinde rol almıştır. Soğuk Savaş sonrası Kafkasya, Türkiye ile ABD arasında önemli işbirliği alanı iken, özellikle Bush iktidarı ile birlikte ABD giderek bölgede tek başına hareket etmeye başlamıştır. Bunun sonucu olarak, bölgede yaşanan gelişmelerde Türkiye’nin yeterince devrede olmadığı ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin Kafkasya’da yeterince aktif olamamasının sebebi ilkesel düzeyde bölgeye yönelik politikaların yanlışlığından daha çok diplomatik sınırlılığından kaynaklanmaktadır. 
ABD’nin giderek Kafkasya’da daha fazla etkin olması ve tek başına hareket etmesi kendi beraberinde yanıtlanması zor bir soruyu da gündeme getirmektedir. ABD’nin Kafkasya’daki varlığı Türk ulusal menfaatleri açısından avantaj mıdır, yoksa dezavantaj mıdır? Bu soru sürmekte olan çalışmalarımızın temel problematiğini oluşturacaktır. 
Ahıska Türkleri sorunu, Rusya Federasyonu’nun AKKA’ya uyarak bölgedeki askeri üslerini kapatması gibi meseleler de, bu temel sorunsalın yanında Güney Kafkasya bağlamında diğer çalışmalarımızın içeriği kapsamındadır.


Dr. Yasar KALAFAT

 

Kaynak: http://www.egm.gov.tr/egitim/dergi/eskisayi/index.htm,













Okunma: 17185

Yazıya Yapılan Yorumlar
Yorum Yaz